Elveda Kaptan

Futbol endüstrileşmeden önce, ya da dünya bu kadar globalleşmeden önce daha yaygın bir tavır vardı. Bir kulübün efsanesi olmak. Her genç futbolcunun hayaliydi, çocukluk takımında oynamak, orada şampiyonluklar kazanmak ve bir kahraman gibi veda etmek hem futbola, hem de çocukluk aşkına. Şimdi böyle hayaller yerini kariyer basamaklarını hızlı atlayan, değişime açık bir futbolculuk serüvenlerine bıraktı. Haliyle bir kulüpte 3-4 sezondan fazla kalmak biraz abest olmaya başladı.

İşte Totti gibi Maldini gibi, bu türün son örneklerinden biriydi Steven George Gerrard. Merserside’ın Whiston kasabasında doğan bu çocuk, her Liverpool taraftarı gibi gönülden bağlıydı takımına. Bu bağlılık ve futbol yeteneği onu Kırmızıların en büyük efsanelerinden biri olmaya kadar götürecekti. Fakat bu yolculuk, ne düşünülen kadar kolay, ne de hayal edildiği gibi mutlu sonlu bir yolculuktu.

EFSANENİN DOĞUŞU

Steven Gerrard, 1980’de Liverpool’da dünyaya geldi. Babası fanatik bir Liverpool taraftarı olan Steven’ın da Liverpool taraftarı olması kaçınılmazdı. Fakat o futbola da aşıktı ve oynamak istiyordu. Ayrıca yetenekliydi ve keşfedildi. 9 yaşında, kuzeniyle birlikte Liverpool altyapısında oynamaya başladı. Liverpool’un yıldızının parladığı son zamanlarda Gerrard bir gün o büyük kupaları kaldıracağını hayal ediyordu.

Fakat daha yeni başladığı zamanlarda, Steven için işler çok güzel giderken Hillsborough faciası gerçekleşti. 96 Liverpool taraftarının hayatını kaybettiği kaza sadece Liverpool için değil, Gerrard ve ailesi için de acı dolu bir gündü. Altyapıya beraber başladığı kuzeni Jon-Paul Gilhooley de bu kazanın kurbanlarından biriydi. Gerrard, daha sonra profesyonel olduğunda, “Bu formayı onun için de giyiyorum.” demiştir.

Hillsborough faciasının ardından işler Kırmızılar için hiç de iyi gitmedi. İngiltere’de ve futbolda bir devrim gerekiyordu ve bu devrim 1992-93’te futbolun endüstrileşmesi ve ligin isminin “Premier Lig” olarak değiştirilmesiyle başladı. Manchester United bu devrim ile birlikte Liverpool hegemonyasını yerle bir ediyor ve Liverpool’u  sahneden silmeye başlıyordu. Alex Ferguson ve öğrencileri, Premier Lig’in ilk 6 sezonunda 4 kez bu kupayı müzesine götürmüş, Liverpool ise her birinden eli boş dönmüştü. Artık Liverpool’un devri bitiyordu.

(Pic by David Rawcliffe/Propaganda)

Yine de Steven Gerrard altyapıda durmak bilmiyordu. İleride çok büyük yıldız olacak arkadaşı Michael Owen ile en çok dikkat çeken oyunculardan biriydi. Bu durum, bu ikiliye 1998’de Liverpool A takımının kapılarını sonuna dek açtı. 29 Kasım 1998’de Blackburn Rovers maçının son dakikalarında oyuna girdi ve taraftarın gözünde bir efsaneye dönüşecek kariyerini başlatmış oldu.

KIRILMA ANI

Steven Gerrard kariyer basamaklarını birer birer tırmanırken, İngiltere’de bir Rus milyarder, futbolun seyrini değiştirecekti. Abramovic, ligin orta sıralarında dolanan Chelsea’yi satın aldı ve başına geçen senenin Şampiyonlar Ligi şampiyonu hocası Jose Mourinho’yu geçirdi. Mou ile birlikte Avrupa’nın en büyük oyuncuları da Chelsea’de toplanmaya başlamıştı. Bu büyük para akışından bağımsız, Real Madrid de Gerrard’ın yıllarca altyapı arkadaşı ve takım arkadaşı olan Michael Owen’ı kadrosuna katmıştı. Owen-Gerrard tandeminin bozulması bir yana, Abramovic de İngiltere’nin en gözde orta sahasına gözüne dikmişti. Bu Liverpool taraftarı için kabus gibi bir transfer dönemi demekti.

Bu spekülasyonlar arasında sonlanan transfer dönemi ardından lig, yine Liverpool’un istediği gibi gitmiyordu. Liverpool taraftarı haricinde herkes, onun hata yaptığını artık kupalar kazanmayı hak eden bir yıldız olduğunu söylüyordu. Futbol otoritelerine göre Gerrard, artık şampiyonluğa oynayan bir takıma gitmeliydi. Avrupa’da ise Kaptan’ın son dakika golü, onları son anda Son 16’ya çıkarmıştı.

En büyük sorun başarısızlıklar da değildi. Benitez ve Gerrard arasındaki soğukluk da açık bir şekilde ortadaydı. Belki de Chelsea’ye gitse, Mourinho gibi bir hocası olsa, o zaman sevildiğini hissedeceğini düşünüyordu kaptan. İşte tüm bu kafa karışıklıkları içinde, ara transfer döneminde, belki de kariyerinin en önemli kırılma anlarından birini yaşadı. 27 Şubat 2005’te, ligin yeni gözde takımı Chelsea karşısında Lig Kupası Finali’ne çıktı Kırmızılar.

78.dakikada, her şey Liverpool lehine giderken, Gerrard ters bir vuruşla kendi ağlarını sarsmış ve Chelsea’nin kupanın bir ucundan tutmasını sağlamıştı. Böylelikle Gerrard bir anda hain ilan edilmişti. Kendimi ilk kez bu kadar yalnız hissettim diyor Steven bu maç sonrası ile ilgili. Belki de o gece şehirdeki en yalnız adamdı. Belki o gece ilk defa gitmeyi bu kadar ciddi düşündü.

joe.co.uk

Yine de kaldı Kaptan. Sonuna kadar bağlıydı bu şehre ve kulübe, biliyordu. Sezon devam ediyor, lig ya da yerel kupalarda havlu atmış olsalar da, henüz Avrupa’da söyleyecek sözleri vardı. Bu da Kaptan’ı ikinci en büyük kırılma noktasına götürecekti.

Liverpool, tutunacak tek dalı olan Şampiyonlar Ligi’nde adım adım finale doğru ilerledi. İstanbul’daki final için önünde kalan son engel ise yine Chelsea olmuştu. Gerrard ve arkadaşları, bu sefer işi sonuna kadar götürmek ve kupanın acısını çıkarmak istiyorlardı. İki maçtan tek gol Anfield’ta çıkmış, ve sonunda Liverpool yıllar sonra Devler Ligi’nin en görkemli gösterisinde sahne alabilecekti.

Takım İstanbul’a giderken, Gerrard hakkındaki dedikodular devam ediyor, herkes en az final kadar onun ayrılma ihtimalini konuşuyordu. Büyük finalde ise rakip, yıldızlarla dolu, yıllar sonra bile adından söz ettirecek Milan’dı. Ancelotti ile birlikte bu maçın ve kupanın favorisi onlardı. Maça da tam olarak böyle başladılar. İlk yarıda skor 3-0 olmuş, çoğu futbol otoritesine göre final çoktan bitmişti. Sonraki 45 dakika sadece bir formalite idi.

Fakat devre arasından sonra, bir şeyler değişti. Liverpool’un Asla Yalnız Yürümeyeceksin! diyen taraftarının, sahadaki takımı yalnız bırakmaya hiç niyeti yoktu. Belki de Kaptan’ın da çoğu kez direkten dönmesine rağmen kalmasının en önemli sebebiydi bu. Liverpool yalnız bırakılmamalı, asla yalnız yürümemeliydi. İşte bu bilinçle ve istekle başladılar ikinci yarıya. Kaptan isteğini 54’teki kafa vuruşu ile ortaya koydu.

Bu iş henüz bitmemişti. 56’da Smicer ve 60’ta Alonso’nun penaltısı ile bir mucize yaşanıyor, Liverpool finaller tarihinde ilk ve belki de uzun süre boyunca son kez 3-0’dan dönen taraf oluyordu. Penaltılara uzayan maçta, artık favori Liverpool’du. Herkes kendine güveniyordu ve peri masalı işte tam da böyle bir şeydi. O gece Gerrard’ın belki de kariyerinin en unutulmaz gecesiydi. Göklerdeydi adeta. Tarih yazarak 5.kez müzesine götürmüştü bu kupayı Liverpool. Kimse ama kimse o geceden sonra Gerrard’ın ayrılacağını düşünmemişti.

allfootball.com

Fakat kupa töreninden tam bir hafta sonra Gerrard, takımdan ayrılmak istediğini açıkladı. Bu Liverpool cephesinde olduğu kadar bütün spor medyası için de şok eden bir gelişmeydi. Henüz 1 hafta önce Avrupa’nın zirvesindeydi. Ne olmuştu da olaylar buraya sürüklenmişti? Kaptan, Benitez’in onu istemediğini anlamıştı. O da artık kendisine değer veren bir teknik direktör ve daha iyi bir kadro ile birlikte çalışmak istiyordu. Belki de 25 yaşındaki bir kaptan için çok ama çok zor bir sezonun ardından bu, bir tükenmişliğin sonucuydu.

Bu karar ile birlikte Gerrard, bir kez daha hain ilan edilecekti. Kimisi onun para için Liverpool’u sattığını zaten hiç bu formayı hak etmediğini düşünürken , kimisi ise daha ılımlı bir şekilde kalması için ona yalvarıyordu. Her ne kadar hayatının en zor kararını açıkladığını söylese de ona duyulan öfke çok büyüktü. Öyle ki televizyonda formasının yakıldığını bile izlemek zorunda kalmıştı.

Genç ve kafası karışık Kaptan’ın belki de en büyük kırılma noktasıydı 2005 yazı. Babasının ona “Bu, senin kararın. Fakat gittiğin yerde seni buradaki gibi sevmeyecekler. Liverpool senin şehrin, Liverpool senin takımın. Nereden geldiğini ve kim olduğunu unutma.” sözleri, yönünü Liverpool’a çevirmesini sağladı ve Gerrard sonunda kalmaya karar verdi. Ve bir sene sonra FA CUp finalinde attığı golle kupayı kaldırdı. O bir Liverpolluydu. O Liverpool’du.

HERKES HATA YAPAR

Gerrard için artık ufukta tek bir hedef kalmıştı. Premier Lig. Bu hem Merseyside ekibinin hem de onun en büyük hayaliydi. Bu sırada futbol gelişiyor ve Premier Lig yatırım almaya devam ediyordu. Diğer bir Manchester ekibi olan Manchester City Arap milyarderler tarafından satın alınmış ve Abramovic’in kulübünden de zengin bir kulüp haline gelmişti. Liverpool ise Amerikalı iki ortak George Gillett Jr. ve Tom Hicks tarafından satın alınmıştı. Bu nihayet Liverpool’un da önemli transferler yapabileceği ve bu ligte diğer zenginlere kafa tutabileceği anlamına geliyordu.

2008/09 sezonu Liverpool için rüyaya çok yakın bir sezondu. Her ne kadar sezonu Manchester United’ın 4 puan gerisinde tamamlasalar da, Old Trafford’ta kazanılan 4-1’lik galibiyet ve güzel oyun, taraftar adına mutluluk vericiydi. Yine de bu iki Amerikalı patron kulübü borca sokmuştu ve kulüp ekonomik olarak çok zor bir döneme girdi. En iyi oyuncuları satmak zorunda kaldı. Bunlardan Biri de Torres’ti. Diğer yanda Manchester City ise şampiyonluğa ulaşmıştı.

Artık hiçbir şey Kaptan’ın istediği gibi gitmiyordu. Liverpool patron değiştirmiş fakat yine de büyük harcamalar yapmamıştı. 2013/14 sezonu başında genç ama umut vadeden bir takım vardı sahada. Kaptan’ın yönetebileceği tarzda bir takım. İlk yarı bittiğinde kimse Liverpool’dan şampiyonluk beklemiyordu.

Fakat ligin ikinci yarısı, Kırmızılar çok önemli bir ivme yakaladı ve lider Manchester City ile oynanacak maça kadar 9’da 9 ile geldiler. Maç deplasmandaydı ve mutlak favori, zengin kadrosu ile City’di. O gün Gerrard, kariyerinde Premier Lig’e en çok yaklaştığı maçı oynadı. Ortada giden maç, Gerrard ve arkadaşlarının hırsı ve ikinci yarıdaki performansı ile 3-2 bitmişti. Artık tek yapılması gereken Chelsea’yi yenmekti. Bu bir rüya olmalıydı. Fakat takımın ayakları yere sağlam basmalıydı. Belki de o an, Gerrard kariyerinin en trajik motivasyon konuşmasını yapmıştı. Takım arkadaşlarını etrafına topladı ve onlara, “We don’t let this slip” yani “Bunun kayıp gitmesine izin veremeyiz.” demişti.

Evlerinde oynayacakları Chelsea maçını kazanmaları onları belki de şampiyon yapacaktı. Kaptan yine zor bir sezon geçirmiş fakat bu sefer sakatlıklar da peşini bırakmamıştı. Birçok maça iğneler ile çıkmıştı. Chelsea maçı öncesi de ağrıları için uyuşturulmuştu. Bu maça çıkmayabilirdi. Kendi deyimiyle bu maça çıkmamalıydı belki de. Ama o, öyle bir adam değildi. Liverpool için, hele ki böyle bir anda sahada olmalı ve %100’ünden fazlasını vermeliydi. Fakat maçın ilk yarısı biterken Gerrard kaymış, topu da ayağının altından kaçırmıştı. Demba Ba ise Liverpool’un rüyasını kabusa çevirmişti. Evet futbol hatalarıyla var olan bir spor ve herkes hata yapabilirdi. Ama Kaptan, kendini hiç affetmeyecek gibiydi.

ELVEDA

Trajik bir şekilde kaybedilen şampiyonluk, onun için de bir kopmanın zamanı demekti. Liverpool’da başlayacak değişim rüzgarının parçası olamayacağını biliyordu. Yıldızlar yine gidiyor ve takım kabuk değiştiriyordu. Kaptan da artık yorgundu. Taraftar ise bu sefer ona öfkeli değildi. Bu forma yakılan türden bir veda değildi. Artık hain olarak görülmüyordu. Herkes biliyordu ki bu olması gereken bir vedaydı. O, verebileceği her şeyi vermişti bu şehre. Ve artık sakin bir kariyer sonunu hak etmişti. Son Anfield maçına bir sezon sonra Crystal Palace karşısında, 16 Mayıs 2015’te çıktığında, herkes onu alkışlıyordu. O artık Liverpool’du. O artık 8 numaraydı. Bu veda onu Kırmızı formadan koparamayacaktı.



Değişen futbolda, şampiyonluk ya da başarı görmedikçe değişim kaçınılmaz hale geldi. Bir daha bu kadar uzun süre, başarı olmadan bir kulüp için canını dişine takan adamlar çıkmayacak belki de.Bu vedadan 5 yıl sonra İskoçya’da Rangers’ın başındayken sonunda o kupanın Liverpool’a geldiğini görmek ne hissettirmiştir bilinmez ama, o belki de bu kupayı en çok hak eden adamlardan biriydi. Ve yine bir şekilde bu şehir için savaşmak isteyecektir. Belki de oyuncu olarak yaşayamadıklarının acısını, takımın başında çıkarır bir gün kim bilir. O zamana kadar elveda Kaptan! Bu takım seni ve 8 numarayı asla unutmayacak. Ve sen de asla yalnız yürümeyeceksin.