Dipsiz Kuyu : Türk Futbolu

Türk futbolu içinden çıkılamayacak derecede derin bir çukura düşmüş vaziyette. Buna rağmen ne görsel ne de yazılı basında konuyu objektif ve korkusuzca ele alabilecek kişi/kurum sayısı neredeyse bir elin parmakları kadar etmiyor. Hal böyleyken konu sadece kısır tartışmalar etrafında dönüp duruyor.

Bu yazıyı yazarken tek amacımız Türk futbolunun sorunlarını gerçekçi bir şekilde ortaya koymaktı. Maçın Hakkı ekibi olarak, yola çıkış misyonumuza uygun olarak hiçbir çıkar, gelir, kişi, grup gözetmeden Türk futbolunun sorunlarını 13 maddede sıraladık. Çünkü inanıyoruz… Sesi gür çıkanlar sustuğunda, kısık sesle söylenenler bile bir gün herkes tarafından duyulabilir.

1. Ekonomi

Futbolumuzun en çok tartışılan sorunu şüphesiz ekonomi. Taraftarlar bugün dünden farklı olarak kulüplerindeki futbolculardan çok kulübün gelir-gider dengesinden haberdar. Gün geçmiyor ki televizyonlarımızda ‘’dev’’ kulüplerimiz için yardım kampanyaları toplanmasın. Ligin yayın haklarının yabancı sermayeye geçişiyle şahlanması beklenen kulüp ekonomileri, gelirlerini şaşırtıcı(!) bir şekilde akılcı kullanamayınca borç krizi daha da derinleşti. Gelmekte olan doviz hareketliliğini sanki bir günde olmuş gibi öngöremeyen becerikli(!) yönetimlerimiz bu sefer ülkenin içinden geçtiği krizi de yüksek sesle dillendiremiyor üstelik. 4 büyüklerin toplam borcunun 10.000.000.000 Türk Lirası’nı geçtiği dönemde pandemi de bu krize tuz biber oldu.

En önemli gelir kalemi olarak maç günü gelirlerinden mahrum kalan takımlarda ekonomik kriz gün geçtikçe derinleşiyor. Yolun sonu ya ‘’Yeni Fenerbahçe’’, ‘’Genç Galatasaray’’, ‘’Kartal Beşiktaş’’ , ‘’Öz Trabzonspor’’ olacak ya da kulüplerimiz ‘’korkulu rüya’’ olarak tanımladıkları şekilde sermayedarların eline geçecek. Bu noktada da Türkiye Ligi gibi görece düşük seviyeli bir lige Abramovich, Fenway Group ya da ADUG’un yatırım yapmayacağı da bir gerçek…

2. Başarısız Yönetimler

Türk futbolundaki başarısız yöneticileri futbol ekonomisinden bağımsız düşünmek imkansız. Çarpık ekonomik yapıların hem nedeni hem de sonucu olarak ortaya çıkan başarısız yönetimler Avrupa ile makasın açılmasının en büyük sebeplerinden. Ülkemizde futbola dair ağza sakız olan popüler söylemlerin başında gelen ‘’futbolu futboldan gelenler yönetsin’’ tezi her ne hikmetse çoğunluğu ‘’saygın’’ iş adamları olan yöneticiler başa geçtiğinde ‘’x ağabey futbola yatırım yaptı’’, ‘’Y başkan spor seven biridir’’, ‘’Z bey çok büyük şirketler yönettiğinden bu ekonomik yapıdan kurtarır’’ gibi söylemlere dönüşüyor.

Böylelikle futbolu futboldan gelenlerin yönetmesi bir tezden ziyade içi bomboş popüler bir söylem haline dönüyor. Hal böyle olunca Türkiye liglerinde mücadele eden kulüplerin başkan profilleri de şehrin önde gelenleri ile iş dünyasının önde gelenleri arasında mekik dokuyor. Otel zinciri sahiplerinden, dev holding patronlarına, medya sermayedarlarından, fabrikatörlere kadar çok büyük bir kesim son 50 yıldır Türk futbol kulüplerini yönet(em)iyor.

Kulüp başkanlığını çoğu zaman kendi menfaatleri için kullanan isimler bu sayede hem kendilerine ve doğal olarak şirketlerine tanınırlık sağlıyor hem de devlet-futbol ilişkisinde devlet babanın kucaklayıcılığından faydalanıyorlar. Kendileri için yarattıkları bu imajı zedelememek için genellikle büyük bütçeli transferler yapıp popüler söylemlerin esiri olan spor yöneticileri, her defasında enkaz devralarak geldikleri görevlerini enkaz devrederek bırakıp gidiyorlar. Geride kalan ise milyonlarca dolarlık borçlar ve ne olacak bu takımın hali diye düşünen futbolseverler oluyor.

3. Organizasyon Eksikliği

Organizasyon ve Türkiye’de futbol çok nadiren yan yana gelebilen iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. Kulüplerimizde ve federasyonda nadiren yer alabilen idealist yöneticilerin ortaya attığı projeler genellikle kamuoyunda çok büyük bir heyecanla karşılanıp sonra ilk fırsatta çöpe atılıyor. Yılan hikayesine dönen yabancı kuralı bu organizasyon sürecinin en bariz örneği. 1951 yılından bugüne tam 18 kez değiştirilen yabancı kuralı bir futbol vizyonundan ziyade kulüplerin baskıları ve ihtiyaçlarına göre tekrar tekrar tasarlanıyor.

Federasyonun bu kadar değişken olduğu bir futbol ikliminde kulüplerin durumları da farklı değil. Her gelen yeni yönetimle kabuk değiştiren kulüplerimiz, özellikle İstanbul büyüklerinin başı çektiği yeniden yapılanma süreçlerine her 4-5 yılda bir sil baştan giriyorlar. Yaşı geçmiş oyuncuların önderliğinde lig şampiyonlukları kazanan büyükler, bu oyuncuların yerini planlı bir şekilde doldurmak yerine tüm kadroyu yenileyip şampiyonluk kovalamanın peşine düşüyor. Üstelik tüm organizasyon şampiyonluğa göre yapıldığından, bir sezonun boş geçilmesi bile kulübü mali olarak darboğaza soktuğu için yeni yapılanma da genellikle enkaz devralan yönetimlerin zaman kazanmasını sağlamaktan başka bir işe yaramıyor. Hal böyle olunca uzun dönem planlar ve sağlıklı bir organizasyondan bahsetmek Kaf Dağı’nın ardındaki Anka Kuşu’nu anlatmaya benziyor.

4. Federasyon

Futbol Federasyonu güven endeksinin en düşük olduğu kurum olma mücadelesinde Merkez Hakem Kurulu ile girdiği yarışı burun farkıyla kaybetmesine rağmen tepedeki yerini istikrarlı bir biçimde koruyor. Özellikle siyasetle ilişkisi, verilen yanlı kararlar ve standartsızlığın dışında Federasyonun son yıllarda futbola dair elle tutulur tek bir tezi dahi yok. Öyle ki kurumun tek görevi hakem tartışmalarını bitirmek ve milli takım hocasını seçmek olarak kalmış. Halbuki bir futbol federasyonunun oyuna dair fikirlerinin olması ve oyunu geliştirmek adına çalışması Avrupa’daki örneklerinde gördüğümüz üzere birincil görevi. Türkiye’de ise çarpık ilişkiler ağının merkezinde yer alan Federasyon, tüm bunları yapmaktan bir hayli uzak.

5. Merkez Hakem Kurulu

Merkez Hakem Kurulu’nu anlatmak içinse yıllardır tribünlerde yer alan tek bir slogan yeterli: ”Futbolun Katili Türk Hakemleri!” Aslında yıllardır kaç MHK gelirse gelsin bu sloganın değişmeden tribünlerde yerini alması, sorunun MHK’dan da öte olduğunu anlatıyor. Nasıl ki böylesine yozlaşmış bir ortamda adalet beklemek abes olacaksa, bu adaleti sağlamakla görevli hakemlerin performanslarının üst düzey olmasını beklemek de abes kaçacaktır. Babadan oğula geçenlerinden, hakem camiası içindeki gruplaşmalara kadar Türk hakemliği de yozlaşmanın merkezinde.

6. Siyaset

Futbol ve siyaset arasındaki ilişki sadece Türkiye’de değil bütün dünyada yayılmış bir organik ilişkiler bütünü. İtalya Başbakanı Berlusconi’nin Milan, Franco’nun Real Madrid, Katalan bağımsızlık hareketinin Barcelona ile olan ilişkisi en bilinen örnekler. Doğal olarak Türkiye’de de futbol ve siyasetin birlikteliği şüphesiz yalnız bugünün konusu değil. Siyasetçilerin futbol kulüpleri ve taraftarları üzerinden popüler söylemler oluşturması ve bunu bir siyasal iletişim metodu olarak kullanmaları, kulüplere getirilen vergi afları, kulüp başkanlarının her başları sıkıştığında kendilerini devlet büyüklerinin kapısında bulmaları Türk futbolunda görmeye alıştığımız sahneler. Federasyonun bir Bakanlık hüviyetine bürünmesi, Spor Bakanlığı’nın verdiği olağanüstü destek ve rehberliğe karşın bunun spor yöneticileri için bir türlü yeterli gelmemesi işin bir başka boyutu. Üstelik son dönemlerde futbolcu ve teknik adamların da bu ilişkiler ağına dahil olmasıyla Türkiye’de futbol sahasındaki liyakat yerini zaman zaman siyasal sadakate bırakmış gözüküyor.

7. Vizyon

Galatasaray’ın ‘’amacımız Türk olmayan takımları yenmek’’, Fenerbahçe’nin her zaman en ışıltılı futbolcuları bünyesinde barındırmak, Beşiktaş ve Trabzonspor’un ise öz kaynaklarıyla başarıya ulaşma vizyonları şu günlerde yerini kısa vadeli çözümlere bırakmış gözüküyor. Avrupa’da başarı için kurulan Galatasaray, lig şampiyonluklarıyla yetinmeye başlarken, Fenerbahçe kadrosu gün geçtikçe sıradanlığa alışıyor. Beşiktaş ise yetiştirici takım kimliğiyle yıldız oyuncu transfer etmek arasında sıkışmış durumda. 2020 yılı itibariyle kendi vizyonuna uygun hareket eden tek kulüp Trabzonspor. Ancak onların da yetiştirdiği oyuncuları ellerinde tutabilecekleri dönem geride kaldı.

Vizyon anlamında Süper Lig’de belki de elle tutulur sadece iki örnek var: Kasımpaşa ve Başakşehir. İki kulübün de sahiplik yapısında olması  ve bu sahiplerin Türkiye’deki gücü kimse için sır değil. Başakşehir, kurulduğu gün itibariyle adım adım sağlıklı bir yapı oluşturmaya çalışıyor. Abdullah Avcı ile başlayan süreçte değişimi, planından vazgeçmeden yapan turuncu mavililer geçtiğimiz yıl ilk şampiyonluklarını alarak vizyonlarını taçlandırdılar. Kasımpaşa ise orta sıraların gediklisi olduğu ligde bunun yetinen ve büyüklere oyuncu pazarlayarak ekonomisini ayakta tutan bir takım. Ciner Grubu’nun da gücünün alan Kasımpaşa ligimizde ekonomik anlamda sağlıklı bir yapıya sahip olan birkaç istisnadan biri.

8. Spor Medyası

Spor medyası ise işin bambaşka bir boyutu. Geçtiğimiz günlerde 32. Gün’ün efsanevi ‘’Türk Solu Tartışması’’nı kıskandıracak cinste karışan Türk spor medyasında yozlaşma ayyuka çıkmış durumda. Her takımdan yöneticilerin etkin bir şekilde içeriğe dahil olduğu ve saatler süren programlarda futbol adına neredeyse hiçbir şey konuşulmuyor.

Kaliteli spor yayıncılığı ilkelerini inatla sürdüren birkaç isim ve dijitalde iş yapan birkaç kanal haricinde ulusal medyada kaliteli spor içeriği bulmak gittikçe zor. Oyunu tartışması ve geliştirmesi gereken kurumlar öyle bir boyuta geldi ki güzide kulüplerimizin saygıdeğer başkanları televizyonlara çıkıp muhabirlerinin ekranlarda kendilerini savunmadığını iddia ediyor. Hal böyle olunca ortaya ne yaparsa yapsın ‘’dokunulmaz’’ olan teknik adamlar, her yanlışına bir bahane uydurulan ‘’büyük başkanlar’’ ve aman ‘’x takım’’ taraftarını karşımıza almayalım kafasıyla hareket eden spor müdürleri çıkıyor. Bizden olan her şey doğru bizden olmayan yanlış düsturu, klişeden öteye gidemeyen eleştiriler, hiçbir çözüm önerisi getirmemesiyle spor medyası dipsiz bir çukura gömülmüş vaziyette.

9. Menajerler

Menajerler futbol dünyasının en büyük aktörlerinden şüphesiz. Dünya futbolunu yönlendirebilecek kadar güçlü menajerlik şirketlerinin olduğu futbol endüstrisinde, Türkiye’deki menajerlerin Türk futboluna etki etmediğini söylemek mümkün değil. Yabancı sınırının değişmesinden, kulüplerin ödeme takvimlerine kadar pek çok konuda söz sahibi olduğu düşünülen menajerler şu sıralarda uluslar arası Türk futbolcularını büyük şirketlere kaptırmanın açığını ligimizdeki oyuncuların transferlerinden kapamaya çalışıyor.

10. Dört Büyükler

Türkiye’de en çok şampiyonluk yaşayan dört kulübümüz olan Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un kendilerini ‘’hala’’ Avrupa’nın en büyük takımları seviyesinde görmeleri, spor iklimimizin gözlerini gerçekliğe ne derece kapadığının kanıtı.

Avrupa’da tur atlamayı düşünürken ön eleme turlarından gruplara bile kalamayan ‘’devlerimiz’’ makasın ne kadar açıldığını önemsiyor gibi değiller. Artık tek hedefleri şampiyon olup Şampiyonlar Ligi gelirini almak noktasına gelen 4 büyükler, Avrupa’daki başarısızlıkların acı reçetesi olan Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılım hakkının da ellerinden gitmesiyle nasıl hareket edecekler merak konusu… Avrupa’da başarı kovalanan hatta özellikle 2000’lerin başında ezeli rekabetlerin bir kıstası haline gelen yurtdışı performansı şimdi yerini Avrupa’yı sadece bir gelir kapısı olarak görmeye bırakmış durumda. Her eşleşmede ‘’bu takım bizim seviyemizde değil’’ şeklinde tezahür eden üstten bakış, ‘’düşük bütçeli ama çok sistemli takım’’ söylemine dönüşerek Avrupa vedasına bahane olmakta. En Avrupalı takımımızın bile gittikçe yerel rekabetin kısır döngüsüne hapsolduğu ligimizde, hem ligin hem de takımlarımızın marka değeri baş aşağı giderken, camialar hala sene sonu şampiyonluklarla dünyaları kazanmışçasına seviniyorlar.

11. Altyapı

Spor kamuoyunun bir başka fetişi ve popüler söylemi ise ‘’altyapılara yatırım yapmalıyız’’ olarak öne çıkıyor. Altyapı hocalarının neredeyse asgari ücrette çalıştığı büyük kulüplerimiz varken, altyapı tesisi bile olmayan Anadolu takımlarının halini tahmin etmek zor değil. Ekonominin battığı, transfer yasaklarının havada uçtuğu Türkiye’de, altyapıya sistemli bir yönelimin adeta inatla düşünülmemesi bir başka ikilem.

Altyapı denince Altınordu projesi dışında bir başka örneğin olmadığı ülke futbolumuzda gün geçtikçe büyüklerin ellerindeki ‘’cevherleri’’ Avrupa takımlarına kaptırdığı haberlerine şahit oluyoruz. Daha A takımla bir sezon bile geçirmeden yurtdışı kulüplerinin kaptığı oyuncuların olması aslında meselenin oyuncu yetiştirmekten ziyade oyuncu değerlendirme olduğunu gösteriyor.

12. Teknik Direktörler

Futbolumuzun belki de en az eleştirilen aktörleri teknik direktörler. Genellikle futbolculara kesilemeyen hesabı ödeyen teknik direktörlerimiz kamuoyunda mağdur durumda gösterilme eğiliminde. Genel kanıya göre Türkiye’de bir teknik direktörün takımdan ayrılmasının iki sebebi vardır: bunlardan biri futbolcu grubunun tabiri caizse hocanın başını yemesi, diğeri ise egoist başkanların teknik adamın işine karışması.

Böyle olunca teknik adamın ödediği tek bedel çalıştığı yeri terk etmek oluyor ki zaten ‘’başarısızlığın’’ sebebi kendisi olmadığı için birkaç ay sonra yine bambaşka bir kulüpte iş başı yapabiliyor. Anadolu kulüplerini elinde çantasıyla tek tek gezen Evliya Çelebi’nin torunları, hiçbir elle tutulur oyun anlayışı yahut vizyon sunmadan gezmeye devam ediyor. Son yıllarda ekonomik buhranın da etkisiyle yabancı teknik adamların da uğramadığı Türkiye ligi, oyun anlamında belli kalıplara sıkışmış, kapan-çık stratejisi dışında yeni bir plan üretemeyen, 4-2-3-1 sisteminin adeta zorunlu olduğu bir çıkmazda.

Anadolu kulüplerinin yanı sıra ligimizin büyüklerinde de durum farklı değil. Galatasaray’ın 20 yıldır Fatih Terim dışında bir proje üretemediği, Trabzonspor’un her daim Şenol Güneş planını çekmecede tuttuğu büyüklerde, çeşitlilik anlamında Beşiktaş ve Fenerbahçe öne çıksa da onların yaptığı da kendi ‘’Fatih Terim’’ modellerini yaratmaya çalışmaktan başka bir şey değil.  Yani aslında 4 büyüklerin hepsi anahtar teslim yapabilecekleri, hem saha içinde hem de saha dışında çok güçlü, taraftardan gelebilecek tüm baskıyı göğüsleyebilecek kurtarıcısını arıyor. Ancak bu yapılırken Türk futbolunun en büyük ikilemi ortaya çıkıyor. Her şeyin skora endeksli olduğu ülke futbolumuz bu ne yaman çelişkidir ki skoru getirecek oyunu geri plana atıyor. 20 yıldır tek modelin milli takım da dahil ‘’Fatih Terim Efsanesi’’  olduğu yapıda çeşitliliğe yer verilmiyor. Son yıllarda bunun tek istisnası Samet Aybaba ile zorunlu da olsa makro plan ortaya koyan Beşiktaş gibi gözükse de onlar da yolun sonunda yine Şenol Güneş’e çıktılar. Kulüp efsanesini eleştirmenin vatana ihanetle eş değer olduğu böyle bir ortamda, hem eleştirilemez teknik adamlarımız yanlışlarında ısrar edip suçu başka yerlerde arıyor hem de saha içindeki sorunlar her zaman teknik adamdan bağımsız tartışılıyor ve oyun gelişmiyor. Geçmişte yabancı antrenörlerin ülkemizde çalışarak oyuna farklı bakış açıları getirdiği dönem de artık ne yazık ki geride kaldı. Kulüpler ekonomik çıkmazda tazminat ödemeyecekleri ve çoğunlukla ”ben x kulüple para konuşmam!!” diyen profesyonel(!) yerli antrenör arayışında. Ligimizde tamamen yerli hocaların çalışmasını zaman zaman övünülecek bir şey gibi sunmak da aslında tek düzeliğe övgümüzün ve çeşitliliğe içten içe karşı oluşumuzun bir tezahürü.

13. Futbolcular

Mesleği spor yapmak ve oyunun içinde kalmak olan sporcuların alanları dışına çıkması ise futbolumuzun saha içini temelden etkileyen bir sorun. Kulüp yöneticileriyle abi-kardeş durumları, her gelen futbolcunun antrenörünü ‘’babam gibi’’ diyerek tanımlaması futbolcularımızın mental yapısının da Avrupa’daki meslektaşlarıyla farklı olduğunu gösteriyor.

Saha dışı olaylarla gündeme gelen ‘’milli yıldızlarımız’’, son sözleşmesini yapmaya gelen yabancılarımız ve saha içinden çok dışarıdaki başarılarıyla transfer olan isimlerimizle sahanın içi de dışı kadar temizlenmeye muhtaç durumda. Ancak en umut verici olan kısım da yine burası. Son yıllarda ‘’z kuşağı’’ futbolcularının vizyonlarının daha geniş oluşu ve uluslar arası oyuncu olmayı hedeflemeleri sonucunda yurtdışında başarılı oyuncularımızın çokluğu geriden gelenlere de iyi örnek olmaları bakımından önemli. Kim bilir belki de yabancı sınırı yerine oynatacak kaliteli yerli bulamayacağımız için yerli sınırına döneriz?


Türk futbolunun sorunlarını (tespit edebildiğimiz kadarıyla) 13 madde de böyle sıraladık. İlerleyen günlerde bu sorunlara dair çözüm önerilerimizi de kendimizce sizlerle buluşturacağız.

Dileğimiz tabi ki uzun vadede tüm bu sorunların çözülmesi ve futbolun tüm paydaşlarının tek bir amaç uğruna birleşmesi: Maçın Hakkını Vermek!