Mourinho Belgeseli (Bölüm 2) : Efsaneye Doğru!

2008’in ilkbaharında dünya futbolu başına ne geleceğinden habersizdi. Çoğu kişiye göre o yaz yaşanacak en tarihi olay Avrupa Futbol Şampiyonası olacaktı. O günlerde pek az kişi, belki Uzakdoğu’daki kahinler, 2008 yazının dünya futbolunu kökten değiştireceğini tahmin edebilirdi…

2007-2008 sezonunun ardından Barcelona, sezonu kupasız geçiren Hollandalı Rijkaard’ın görevine son verdiğini açıklamıştı. Bu ayrılık Avrupa’daki elit teknik direktörlerin iştahını kabartmış, hemen hepsi gözlerini bu koltuğa çevirmişti.

José, bir sezondur takım çalıştırmıyordu. Avrupa’nın zirvesinde boşalan her koltuk için onun adı manşetleri süslüyor, menajerler vasıtasıyla durumu soruluyordu. Ancak o artık herhangi biri değildi, o ‘’özel biri’’ idi. Patlama yapmak için fırsat bekleyen Portekizli gitmişti. Çalışmak istediği yeri kendisi seçecekti. Çünkü en zor ligde, en büyük hocaların takımlarını alt etmişti. Kendini tam anlamıyla ispat ettiğine inanıyordu.

Twitter / @FCBarcelona

Barcelona Sportif Direktörü Txiki Begiristain önderliğindeki yönetim, ‘’Barça Felsefesi’’ni devam ettirip geliştirecek doğru ismi arıyordu. Real Madrid’in şampiyon kapattığı iki sezonun ardından, Barcelona yönetiminin meydanı Madrid’e bırakmaya niyeti yoktu. Masada birçok isim vardı. Bunların arasında ünü dünya çapındaki isimler de vardı gelecek vaat edenler de. Ancak yönetimin birinci kıstası, seçilecek ismin ‘’Barça Felsefesi’’ni özümsemiş biri olmasıydı. Zira kadro konusunda zaten büyük bir sıkıntı yaşamıyorlardı. La Masia, tarihinin en parlak günlerini yaşıyor, alt yapıda çok yetenekli gençler yetişiyordu. Üstelik Messi adındaki çocuk geçen sürede olağanüstü şeyler yapabileceğinin sinyalini vermişti. Masadaki isimler arasında hem şöhreti hem de Barcelona kültürüne hakim olması sebebiyle bir Portekizli öne çıkıyordu. Barcelona’da tercümanlık ve yardımcı hocalık yapmış, bu atmosferi yakından deneyimlemiş biri… Üstelik bu Portekizli, daha birkaç sezon önce İngiltere’yi birbirine katmış, kazandığı başarılarla en büyüklerden bazılarını devirmişti. Öte yandan bir diğer aday ise Barcelona’nın kapısından 1984’te daha 13 yaşındayken girmişti. Tüm alt yaş gruplarında oynamış, Barcelona A Takımında ise yaklaşık 10 sezon geçirmişti. Kulübün bayrak isimlerinden biriydi. Ancak teknik direktörlük kariyeri sadece 1 sezon Barcelona B takımını çalıştırmaktan ibaretti. Yönetim ve Txiki Begiristain bir ikilemdeydi. Bu ikilemden çıkacak sonuç ise, dünya futbolunu baştan aşağı değiştirecekti…

Yazı dizimizin ilk bölümünde bahsetmiştik, kulüp efsanelerinin dev takımların başına geçme ihtimali yanında Portekiz’de amatör futbol oynamış bir adamın şansı ne olabilirdi? Belki de buna takılmıştı Mourinho. Txiki Begiristain’in deyimiyle ‘’Barcelona’nın içinden, aileden biri olması ve Barça felsefesine daha kolay adapte olabileceği için’’ Guardiola tercih edilmişti. Portekizli, belki de en büyük hayali tarafından reddedilmiş, onun yerine hiçbir tecrübesi olmayan, zamanında hocalığını da yaptığı Pep Guardiola getirilmişti. Barcelona yönetimi bu hamlesiyle hem kulüp tarihini, hem futbol tarihini hem de Mourinho’nun kişisel tarihini baştan yazacaktı…

İntikam…İntikam İstiyor Mu?

José, Barcelona tarafından tercih edilmemesinin ardından çoğu kişi için sürpriz bir kararla İtalyan Inter Milan’ın başına geçmişti. Inter zaten hali hazırda Seria A’yı üst üste kazanmayı başarmıştı. Ancak Juventus’un küllerinden doğmaya çalıştığı ligde gelen şampiyonluklar yönetimi tatmin etmiyordu. Bu yüzden Avrupa karnesi zayıf olan Mancini ile yollar ayrılmıştı. Kulübün hedefi Şampiyonlar Ligi’ni kazanmaktı yani bir başka ifadeyle en iyilerin en iyisi olmak istiyorlardı. Mourinho için bu meydan okuma biçilmiş kaftandı. Kişisel görüşüm, Barcelona tarafından tercih edilmemesi Mourinho için mükemmel bir intikam hikayesi yazmak için bir fırsattı. Bu onu her zaman daha diri tutuyor ve her başarısında aslında onlara yanlış tercih yaptıklarını kanıtlamak istiyordu.

2008-2009 sezonuna İtalya Süper Kupa’yı alarak başlayan Mou, sezon sonunda beklendiği gibi ligde de şampiyon oldu. Ancak Şampiyonlar Ligi’nde lider olarak çıkması beklenen Panathinaikos, Werder Bremen ve  Anorthosis’in olduğu B Grubu’ndan ikinci sırada çıkan Inter, bir sonraki turda ise turnuvanın favorisi Manchester United’a Old Trafford’da 2-0 yenilerek kupaya veda ediyordu. Ancak Mourinho için asıl kötü haber, Sir Alex Ferguson’un Ronaldo’lu takımının finalde Barcelona’ya yenilip kupaya uzanmasıydı. Barcelona doğru seçim yaptığını kanıtlamıştı, Pep daha ilk sezonunda Avrupa’nın zirvesine çıkmıştı.

Mourinho için bu sezon ‘’ezeli’’ rakibinin de kendisiyle aynı klasmanda olduğunu görmesi bakımından önemliydi. Diğer taraftan Pep’in elindeki takım kendi takımından kat be kat üstün olsa da, Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak Mou için kişisel bir meseleye dönüşmüştü. 2009-2010 sezonunda rakibinin bu üstün kadrosuna en büyük yıldızını yollayan Mourinho, sezon bittiğinde Ibrahimovic- Eto’o takasından karlı ayrılan taraf olduğunu tüm dünyaya göstermiş olacaktı. Eto’o, Milito, Sneijder, Pandev, Motta, Lucio gibi nokta atışı transferlerle sezona başlayan Inter, ligde bıraktığı yerden devam ediyordu. Şampiyonlar Ligi ise Mou için adeta bir intikam sezonu olacaktı. Beklediği fırsat ayağına gelmişti, Barcelona ve Inter aynı gruba düşmüşlerdi. Grubun ilk maçında İtalya’da rakibiyle ilk kez karşı karşıya gelen Mourinho, maçı 0-0’a kilitlemiş ve Barcelona’nın korkutucu hücum üçlüsüne karşı savunmayı iyi yapmıştı. Ancak İspanya’daki maçta rakibine ilk kez mağlup olmanın acısını tadacaktı. Üstelik Barcelona o maça Messi ve Ibrahimovic’i yedekte bekleterek çıkmış, Pep en iyi oyuncularından yoksun olarak Mourinho’yu devirmişti.

Inter’in son 16 turundaki rakibi ise bir başka intikam anlamına geliyordu. Mourinho’nun karşısına kendisini bütün dünyaya kabul ettirdiği kulüp çıkmıştı. Chelsea’yi iki maç sonunda kupadan eleyen Mourinho, açık kalan bir defteri daha kapatmıştı. Çeyrek finalde Cska Moskova’yı saf dışı bırakan Inter’in yarı finaldeki rakibi Barcelona olmuştu.

”Kadere inanan insan tesadüfe inanmaz. Tesadüfe inanansa kaderini kendi elinde tutamaz…”

inter.it

Mourinho’nun elinde Avrupa’nın en iyi savunma yapan takımlarından birine dönüşen Inter, birçok özel oyuncuya sahipti. Eto’o tecrübesiyle takımı sırtlıyorken, Milito tam bir bitiriciydi. Takımı yöneten isim ise o dönemlerde uçan Hollandalı Wesley Sneijder idi. Ancak rakibin hücum gücü karşısında bu takım bile sönük kalıyordu. Ibrahimovic, Messi, Henry ancak bilgisayar oyunlarında bir araya gelebilecek kalitede isimlerdi. Favori şüphesiz Barcelona olarak gösteriliyordu. Ancak iki maçlık seride Mourinho, Guardiola’nın ‘’yenilmez’’ oyununun anti-tezini bulduğunu tüm dünyaya ilan edecekti. İlk maçta klasik 3’lü orta saha kurgusundan vazgeçen Mou, 4-2-3-1 ile sahaya çıkmış ve dikine kontra atak futbolunun en kusursuz örneklerinden birini sunmuştu. Maç sonunda topla oynama oranı %28 olan Inter, tabelada 3-1’lik skoru yakalayarak bütün dünyayı şaşırtmıştı. Yaptığı savunma anlayışıyla Barcelona’yı orta sahaya hapseden Inter, Mourinho’nun planıyla Guardiola’yı devirmişti. Fakat ikinci maçın hiç kolay geçmeyeceği herkesin dilindeydi. Mou için tek bir galibiyet yeterli değildi, gereken Guardiola’ya mutlak mağlubiyeti tattırmaktı.

Kişisel kanaatin yıllardır futbol izleyen birisi olarak 28 Nisan 2010 gecesinde gördüklerimi başka hiçbir maçta görmediğimdir. Sahaya birbirini yok etmek için çıkan iki takım, öyle bir taktiksel mücadele verdiler ki yeşil zemin bir satranç tahtası, teknik direktörler ise büyük ustalara dönüşmüştü. Şüphesiz herkes Mourinho’nun katı bir savunma anlayışı benimseyeceğini tahmin ediyordu. Sağ kanatta stoper orijinli Chivu ile başlaması bunu kanıtlıyordu. Ancak ilk düdükle birlikte ortaya çıkan şey bambaşkaydı. Mourinho dakikalar geçtikçe savunma anlamında kendinden önce gelen bütün teknik direktörleri tarihe gömüyordu.

Inter, öylesine bir savunma yapıyordu ki Messi ve arkadaşları her atakta duvara çarpmış gibi oluyor, en ufak bir gedik açamıyorlardı. Maçın son 10 dakikasında Inter adına sahada tek bir hücumcu yoktu. Maç boyunca tek bir hata yapan Inter’de Mourinho maçın son düdüğünde bunu hatırlamıyordu bile. Hayal kırıklığına uğrayan Camp Nou tribünlerinin önünde onlara ne kaybettiklerini göstermek istercesine çılgınlar gibi koşmaya başlamıştı. Yıllar önce Katalanların kapısından girdiğinde büyük kulübün, zirvenin ne demek olduğunu öğrenmiş ve bunun tadını asla unutmamıştı. Şimdi ise bambaşka bir duyguyu tadıyordu. Bu büyük kulübe diz çöktürmüş, kendisine tercih edilen mutlak rakibini yenmişti. Guardiola evinde kalıyordu, Inter kazanmıştı. Mourinho’nun çok iyi bildiğini düşündüğüm üzere Inter o galibiyeti aldığı anda zaten kupayı da müzesine çoktan götürmüştü. Oynanacak final sadece bir prosedürden ibaretti.

“O dönem Real Madrid’e gitmeyi çok istedim. Çünkü İngiltere ve İtalya’dan sonra İspanya’da da şampiyon olmak istedim. Ancak kutlamalarda Milano’ya dönersem, oyuncuların ve taraftarlarımızın güzel tepkileriyle karşılaşacaktım. Bu yüzden korktum ve ayrıldım. Inter’den kaçtığımı söyleyebilirim.”

The Athletic (2020)

O geceden haftalar sonra beklenen olacak ve Inter, Mourinho önderliğinde ilk kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu apoletini formasına işleyecekti. Mou için Inter’de yapılması gereken yapılmıştı. Bu harika sezondan geriye onun aklındaki en büyük zafer ise Barcelona’ya karşı olandı. Bundan o kadar zevk almıştı ki, onların elinde ne var ne yok almak istiyordu. Artık tarihin en iyileri arasındaki yeri tartışılmazdı ve tarihin en iyilerinin gideceği yoldan gitmeliydi. Yıllar önce Barcelona’da gördüğü zirvenin anlamını yeniden sorgulayacağı bir yer vardı. Dünya futbol tarihinin en başarılı kulübü, mükemmeliyetin şart olduğu yer, bu prestijli görev için onu çağırıyordu. Üstelik bu sefer elinde Pep’in altın çocuğunun karşısına koyulabilecek yegane silah olacaktı. Real Madrid’in yeni menajeri olarak ilan edildiği gün, Mourinho’nun hikayesinde bambaşka bir perde açılacaktı…


devam edecek…

Mourinho Belgeseli (Bölüm 1): José Yükseliyor!

Sitenin bu bölümüne ‘’özel dosyalar’’ derken aklımda olan şey futbolun içinde çok sık rastlamadığımız olayları, bu güzel oyunun tılsımlı hikayelerini ve hatta belki de tarihte yerini almış büyük figürleri bir araya getirebileceğimiz bir alan oluşturmaktı. Bu yüzden bu dosyaların önüne ‘’özel’’ ifadesini koymuştum. Çünkü özel demek diğerlerinden farklı demekti. Özel demek özgün olmak, başkalarının yapmadığını […]