Benim Kahramanım: Thierry Henry

Futbol çok değişti ve 90’ları yaşamış olanlarımız bu değişimin bizatihi şahidi oldu. Artık bu oyuna dair konuştuklarımızın içinde taktik, strateji, fizik, kondisyon, güç, devamlılık gibi bazı kavramlara diğerlerinden daha çok yer veriyoruz. Bunlar şüphesiz modern futbolu tanımlarken başvurmak zorunda olduğumuz çok önemli kavramlar. Tıpkı hayatın her alanında olduğu gibi futbol da gelişmek için değişmek, çağa ayak uydurmak zorundaydı elbette. Ancak zamana direnmenin en iyi yolu şüphesiz hatıralar. Bu yazı benim için bir geçmiş dönem kahramanını anlatacak…Benim Kahramanım: Thierry Henry!

90’lar ve 2000’lerin ilk yıllarında futboldaki yıldızların, şimdiki yıldızların çok azında görebildiğimiz ortak bir özellikleri vardı. Hemen hemen hepsi futbolu kendine has stilleriyle oynar, sahada tüm taktiklerin ve stratejilerin üzerinde beklenmedik şeyler yapar ve bunları yaparken asla kendileri olmaktan vazgeçmezlerdi. Şöyle bir düşünelim, kim Ronaldinho gibi top sürebilirdi ki? Beckham’ın orta yaparken yay gibi gerildiğini veya Bergkamp’ın top kontrolünü hatırlayın. Zidane’ın topu alırken dönüşü ve milimetrik paslarının benzerini yapabilen bir isim geliyor mu aklınıza? Elbette sonrasında çok daha iyi top süren, çok daha isabetli orta yapan, topa hükmetmekte kendinden öncekileri geçen birçok isim oldu. Ancak bu oyuncuların farkı, tüm bunları kendi stillerinde yapabilmeleriydi. Formasının arkasında ismi olmasa bile top ayaklarına geldiğinde, bu yıldızlar kim olduklarını ilk anda belli ederdi.

İşte Henry de bu oyunculardan biriydi. 10 milyon £ karşılığında Juventus’dan Arsenal’e gelen Fransız genç, efsane hoca Arsene Wenger’in elinde hem bir forvete, hem de bir süper yıldıza evirilecekti. Gelir gelmez ilk sezonunda Arsenal tarihine geçme şansını, uzatma dakikalarında Taffarel’in ellerinde bırakan Henry, kendini bana ilk defa o anda tanıtmıştı. O golü kaçırdığı anda, sahada ondan daha fazla sevdiğim tek futbolu sanırım Taffarel idi.

İlerleyen zamanlarda Arsenal, hem o dönem oynadıkları inanılmaz futbolla hem de Henry ve Bergkamp’a sahip olmasıyla her zaman desteklediğim Premier League takımına dönüştü. NTV’nin Premier League maçlarını canlı yayınladığı yıllarda, lig ülkede henüz bugün olduğu kadar popüler değilken bile hafta sonları Arsenal maçlarını izlemek apayrı bir keyifti. Tarihi Invincibles sezonuna televizyon başından da olsa tanık olmak, değerini sonrasında anlayacağım inanılmaz bir deneyimdi. Arsenal’de Bergkamp ile yakaladığı uyumla tarihi Invincibles sezonunu yaşatan no.14, kendini izleyenleri her maçta mest etmeyi başarıyordu. Çok hızlıydı, çok zekiydi, golün kokusunu alıyordu…Ancak bunların ötesinde o her ceza sahasına girdiğinde, yer çekimine meydan okuyan bir MotoGP pilotu gibi kendini yana atıp uzak köşeye attığı plaseleriyle bir gol sanatçısıydı. O sezon 39 kez fileleri havalandırarak, sanatını taraflı tarafsız herkese gösteren Henry, rakip olarak ceza sahası çevresinde asla görmek istemeyeceğiniz ancak futbolsever olarak maçı izlerken topun ona gelmesi için sabırsızlanacağınız türden bir futbolcuydu. Tüm bunların yanında özel olarak benim için, efsanevi Winning Eleven serisinde, kuzenlerime karşı yakaladığım yenilmez serilerinin de başrolünde o vardı.

Tüm bunlara rağmen benim kahramanım tüm kariyeri boyunca yalnızca iki defa kendisine konduramadığım şekilde davrandı. Birini tabi ki biliyorsunuz, İrlanda’ya eliyle attığı ve onları hayallerinden eden gol. Diğeri ise koyu bir Real Madrid taraftarı olan beni hayal kırıklığına uğrattığı Barcelona transferi… Ancak bazen öyle anlar vardır ki, geçmişte yaşanan her şeyin üzerine sünger çektirebilir.

2012 yılında Amerika’daki sezonun bitişi nedeniyle evine dönen Henry, FA Cup’taki Leeds maçında tekrar Arsenal tribünlerinin karşısındaydı. O maçı izleyen milyonlarca Arsenal taraftarı eminim ki maçın sonucuyla hiç ilgilenmiyordu. Onu bir kez daha Arsenal formasıyla görmek, onun en iyi zamanlarına tanık olmuş tüm futbol severler için çok özeldi. 68. dakikadan Chamakh yerine oyuna girdiğinde, tüm stadyum ”Kral Henry”nin adını haykırıyordu. Ancak asıl çılgınlık 77. dakikada başlayacaktı. Song’un ara pasında ceza sahasının sol köşesinde topla buluşan Henry idi. İşte tam o anda, Henry onu sevenlerin sevgisine layık biçimde davrandı. Herhangi bir şüphe yoktu, o Thierry Henry idi ve imza vuruşunu yapmalıydı. Sağ ayağıyla topu tam istediği gibi kontrol etti, hafif sola yattı ve uzak köşeye plase ile topu yolladı. Golün ardından yıkılan tribünleri, ona has gol sevinciyle kucaklayan Henry, tüm kariyerinde yaptığı gibi sona gelirken de kendine has stiliyle veda ediyordu.