Benim Kahramanım: Andriy Shevchenko

Forvet nedir? Kime denir? Bu soruları kendinize sorduğunuz zaman eminim gerçekten birbirinden kaliteli birkaç oyuncu gelir aklınıza. Şimdilerde Lewandowski, Haaland, Aubameyang gibi isimleri kaliteli forvet olarak değerlendiriyoruz genelde. Ama özellikle 90’larda doğmuşsanız, bu isimlerden önce aklınıza Andriy Shevchenko gelmesi kuvvetle muhtemel. Futbolun futbol olduğu o güzel zamanlarda top koşturan bu Ukraynalı abimiz, oynadığı dönemlerde bir forvetin neler yapması gerektiği, neler yapabileceği ve küçük bir çocuğa bu dünyanın belki de en popüler sporunu nasıl sevdireceğinin cevaplarını bize fazlasıyla verdi.

90’ların sonlarına doğru Avrupa’nın kadim devlerinin bile dizlerini titreten ve kimilerine göre daha o zamandan 21. Yüzyılın futbolunu oynayan Dinamo Kiev’in genç forveti olarak arz-ı endam etti yeşil sahalara Shevchenko. Daha sonraları ülkemize yolu düşecek ve Fenerbahçe forması giyecek olan Sergiy Rebrov ile birlikte harika performans gösterdikleri bu yıllarda Dinamo Kiev ile çok önemli işler yaptılar. Sheva’nın Ukrayna temsilcisinde forma giydiği 5 sezon boyunca lig şampiyonluğuna ambargo koymasında katkı sağladılar ve 98-99 sezonunda Dinamo Kiev’in Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale kadar yükselmesinde başrolleri üstlendiler. Shevchenko bu yıllarda pek çok dünya devinin kalesine gol atarken, özellikle 1997’de Nou Camp’taki Şampiyonlar Ligi grup karşılaşmasında Barcelona’ya karşı yaptığı hat-trick ile dünya aleme adeta kendini bir yıldız adayı olarak takdim etti.

Yedi sene sürecek rüya ise 1999 yazında başladı. Gösterdiği harika performans ve kalitesi ona tartışmasız Avrupa’nın en büyük kulüplerinden birisi olan AC Milan’ın kapılarını açtı. Fırtına gibi başladı yeni kulübünde de. Topu aldığı zaman hızla rakip kaleye yönelebilmesi, bitiriciliği, uzaktan düzgün vuruşları, pozisyon bilgisi, frikikleri, ceza sahası içinde kolayca adam eksiltebilmesi … Bir forvette ne aranıyorsa hepsini bulabilirdiniz onda. Tüm bu meziyetlerinin hakkını ilk sezonda Serie A gol kralı alarak verdi. Takip eden yıllarda da performansın ve klasında ödün vermeyen Sheva, takımının gol yükünü üstlenen isim oldu.

7 Kasım 2001 tarihinde, Fatih Terim’den boşalan teknik direktörlük koltuğuna Carlo Ancelotti oturduğunda AC Milan, belki de tüm dünyadaki futbolseverlerin gönüllerinde eşsiz ve ulaşılamaz bir yere sahip olmuş efsane kadrosunun temelleri atmasıyla birlikte emaneti olan Avrupa futbolu hükümdarlığını geri almaya gelmiş oldu. İşte asıl hikaye böyle başladı. O güzelim kadro, ilk olarak 2003’te Şampiyonlar Ligi şampiyonu olarak ispatladı rüştünü Avrupa’da. Finalde penaltılarla ezeli rakipleri Juventus yenmek de ayrı bir sükse getirdi onlara. Son penaltı vuruşunda topun başına geçen Shevchenko, topu sağ, efsane kaleci Buffon’u da sol köşeye göndererek kupayı 9 sene sonra Milano’ya getiren isimlerden oldu. Bu şampiyonluk hiç şüphesiz kariyerinin en güzel anıdır.  Aynı sezon İtalya Kupası şampiyonluğu da yaşayan Milan, kadrosuna Kaka Leite isimli genç Brezilyalı’yı da katınca zaten rakiplerinin uykusunu kaçıran kadrosunu iyice güçlendirdi. Sonraki sezonda Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde tarihte benzerine az rastlanır bir olay gerçekleşti. Çeyrek Final ilk maçında San Siro’da rakipleri Deportivo’yu Sheva’nın da 1 gol attığı maçta 4-1 yenseler de rövanş maçında 4-0 yenilerek kupaya veda ettiler. Belirtmeden geçemeyeceğim, o sezon bizlere yaşattığı sürprizler ve Jose Mourinho fenomeninin Avrupa’nın zirvesine çıkmasıyla apayrı bir yazı konusu olur. 2003 – 2004 sezon hiç olmazsa Serie A şampiyonluğu ile taçlandırıldı ve Ukraynalı yıldız bir kez daha 24 golle sezonu gol kralı olarak tamamladı ve 2004 senesinde Ballon D’or ödülünü alarak rüştünü tüm dünyaya ispatlamış oldu.

2005 yılında İstanbul’da oynanan Şampiyonlar Ligi finali hepimizin hafızlarında tüm tazeliğiyle duruyor. Oysa her şey çok güzeldi. Milan belki de tarihin en iyi kadrosunu (evet bu konuda oldukça iddialıyım) kurmuştu ve o kupaya tekrar uzanmaması için hiçbir sebep yoktu. Sir Alex Ferguson’un “doğuştan ofsayt” olarak tanımladığı Flippo Inzaghi talihsiz bir sakatlık geçirince yerine Chelsea’den Hernan Crespo kiralanmıştı. Belki de tarihin gördüğü en iyi forvet ikilisiyle sahaya çıkan Milan’ın kaybetmesine imkan yoktu. Ama mucize gerçekleşti. 3-0 geriden gelip 3-3’ü yakalayan Liverpool penaltılarda kupaya uzanan taraf oldu ve unutulmaz bir final izletti milyonlarca insana. Shevchenko ise bu sefer son penaltıyı kaçırmıştı. Kariyerinin en büyük hüsranını işte o gece İstanbul’da yaşadı büyük forvet. Ertesi sezon ise hala o hüsranın izlerini gösterdi bize hem kulüp hem de futbolcular. Hala kudretlilerdi, Shevchenko hala rakip defans oyuncularının maça çıkmadan önce midelerinde ağrıya sebebiyet veriyordu ama o gece İstanbul’da çok güzel bir hikaye bitti.

Ve sonra …  Para çaldı onu bizden. Para kopardı onu, ona çok yakışan kırmızı siyahlı formadan. 2003 senesinde Chelsea’yi satın alarak, çocuk aklımızla aşık olduğumuz futbola ilk kurşunu sıkan ve kendisinden sonra futbol piyasasına girmeye karar veren pek çok milyardere örnek olan Roman Abramovic, 2006 senesinde 44 milyon Euro gibi o dönem için oldukça astronomik olan bir bedelle çaldı onu bizlerden. Evet, sadece para değildi belki ayrılma sebebi. 2006 senesinde İtalya’da patlak veren Calciopoli şike skandalı da ayrılışında kuşkusuz etkili olmuştur. Milan bu skandaldan sonra Juventus kadar ağır yaptırımlara maruz kalmamış olsa da, İtalya’nın o dönemki huzursuz ortamı da gitmesine sebebiyet vermiştir. Zaten Calciopoli skandalı sonrasında, pek çok ünlü futbolcu İtalya’dan ayrılacak ve Serie A uzun yıllar yaralarını saramayıp futboldaki cazibe merkezi oluşunu diğer liglere kaptıracaktı.

Olmadı, yakışmadı o mavi forma ona. O da belli ki yadırgadı o formayı. Eski günlerini mumla aratır oldu bize. Premier Lig’in temposuna ayak uyduramadı diyenler mi dersiniz, fizik gücü yetersiz kaldı diye görüş belirtenler mi dersiniz, her kafadan eleştiri bombardımanına tuttular onu. Takım oyuncusu olmadığını dahi iddia edenler oldu. Arkasında bıraktığı Milan ise, o ayrıldıktan bir sene sonra tekrar Avrupa’nın zirvesine çıkıyordu. 2005 İstanbul felaketinin intikamı, 2007’de Atina’da onsuz alınmıştı. Final maçında Liverpool ağlarına 2 gol atan ve Sheva’nın klasının yanında adı dahi anılmaması gereken Flippo Inzaghi, Şampiyonlar Ligi kupasıyla basın mensuplarına poz verirken, Shevchenko ise sezon boyunca bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar gol attığı Londra temsilcisinde gözden çoktan düşmüştü. Ertesi sezonu da sakatlıklar ve yedek kalarak geçiren Sheva, 2008 – 2009 sezonu için kiralık olarak Milan’a geri döndü ama o eski Milan yoktu artık. Calciopoli depreminin yaralarını saramamışlardı bir türlü. Ronaldinho ve David Beckham transferleri de istedikleri katkıyı verememişti. Üstelik Milan’ı Milan yapan yıldızlarının da artık son demlerini oynuyor olması o eski günleri mumla arattı ona. Onunla özdeşleştirdiğimiz 7 numaralı formayı Pato’nun giymesinden ötürü kendisinin 76 numarayı alması da içimizi burkan başka bir ayrıntıdır, değinmeden geçmeyelim.

O eski tadı vermeyen sezondan sonra, Chelsea’den bedelsiz olarak yuvası Dinamo Kiev’e geri döndü Shevchenko. 3 sezon geçirdi burada futbolu bırakmadan. Eski güzel günlerindeki gibi formda değildi ama yer yer hatırlattı yine kendini bizlere özellikle Avrupa kupası maçlarında. Rakip defansın arkasına nasıl kaçılır, kafa topuna nasıl çıkılır, yerleşik defansı çözmek için topsuz koşularla nasıl alan açılır bizlere son kez gösterdi bu büyük üstat. Her meziyeti bir yana, mesafe tanımaksızın yaptığı düzgün vuruşlarına son kez tanık olduk futbol arenasına ilk çıktığı forma altında.

Kısacası, tarihte Milan’da oynamış ve efsane olmuş onca muazzam futbolcu içinde, o güzelim kırmızı siyahlı efsane formayı ben en çok ona yakıştırmıştım. Shevchenko benim çocukluğumun en güzel yıllarıdır. Shevchenko bizim nesile usta işi golleri izlettiren, forvet olacaksan işte böyle olacaksın diye çıtayı belirleyen adamdı. Türk takımlarını ayrı sevdiğini gollerini hiç esirgemediğinden çok iyi biliyoruz, bu detayı da atlamayalım. Fenerbahçe ve Beşiktaş’a 5’er, Galatasaray’a ise 2 gol atmıştı kariyerinde, Avrupa kupası maçlarında. Hele ki Fenerbahçe’ye Kadıköy’de attığı 4 gollü Şampiyonlar Ligi maçını unutmak mümkün değil. Milli Takım’ımıza 2004’te Dünya Kupası elemelerinde attığı goller canımızı ayrı bir yaksa da bizim nesil onu ayrı bir sevdi. Türk spor basını her transfer döneminde çabalasa da bizim topraklarda bir takım forması giydirmeyi başaramadı kendisine. Kim bilir, belki de teknik direktörlük kariyerinin ilerleyen zamanlarında ülkemize gelir ve bir takımımızı başarıdan başarıya koşturur. İşte o zaman bize düşecek olan da gelecek nesillere “Siz bir de onu top oynarken izleseydiniz!” diyerek ahkam keserken, çocukluk anılarımızın da hatırına birkaç damla göz yaşı dökmek olur.